Arredamento Artı

ÖNGÖRÜNÜM

Sahi, Biz Bu Dergiyi Neden Yayınlıyoruz?

Uğur Tanyeli

Ben ve arkadaşlarım bu sorunun yanıtını azçok biliyoruz. Merak ettiğimiz konu, Şubat 2019'da, 30. yılını kutlayacak olan Arredamento’nun potansiyel hedef kitlesinin bu dergiyi, genelde tasarım süreli yayınlarını ve daha da genelde mesleki medyayı ne olarak gördüğü, ondan ne beklediği…  Yayın kuruluşları genellikle böyle sorulara yanıt aradıklarında anket hazırlar, hatta son yılların modası arama konferansları bile düzenlerler. Ancak, dijital mecraların egemenlik kurduğu bir dünyada sadece kamuoyu araştırmalarıyla varılacak bir kavrayış yeterli olmuyor. Dijital mecralar öncesinde her derginin benzerleri veya rakipleri ile karşılaştırmalı bir hedef analizi yapması yeterliydi. Farklı periyodikler arasında farklı kulvar ve yön tercihlerinin hedef kitlesi içindeki hangi gruplara ne kadar hitap edileceğini bilmek bağlamında anlamlıydı. O sayede dergiler kendilerinden ne beklendiğini saptama olanağı bulur, taleplere yanıt vermek için neler yapılabileceğini ortaya koymaya çalışırlardı. O nedenle, aynı ülkede yayınlandıkları halde, İngiltere’de Architectural Review ile The Architecs’ Journal, Fransa’da L’Architecture d’Aujourd’hui ile Techniques et Architecture, Almanya’da Bauen und Wohnen ile Detail çok farklı içerik tercihlerine yanıt verirlerdi.

Ne var ki, yeni dijital mimari/tasarımsal mecralarla basılı dergiler arasındaki farklar çeşitli basılı dergiler arasındaki iç farklardan çok daha büyük. Sunumlar, tartışmalar, yorumlar, kullanılan dil, düşünce üretim pratikleri, görselleştirme vs. gibi içerik üretimine ilişkin açılardan dijital ortamla basım dünyası birbirine benzemiyor bile. Daha da fazla benzemeyense, mecranın üretimine olduğu kadar tüketimine ilişkin. Basılı dergi ile dijital mecra aynı biçimde izlenmiyor, okunmuyor, kullanılmıyor. Aynı hızla tüketilmiyor. Aynı saygıyı ve ilgiyi görmüyor. Bunu birinin daha önemli ve değerli, diğerininse daha az önemli olduğunu iddia etmek için söylemiyorum. Sadece farklılıklarını ortaya koymak amacındayım. Olsa olsa basılı malzemenin kendi özgül aurasından söz etmek mümkün. Dijital yayının benzer bir aurası yok. Olması da gerekmiyor.

Şu kadarını gözlemlemek bile farklılıklarını anlatmaya yeter: Basılı dergi saklanır, koleksiyonu yapılır, yıllar sonra yeniden başvurulabilir bir şeyken, dijital yayın kişisel olarak kolay kolay saklanmaz, yıllar sonra müracaat edilmez niteliktedir. Dergi çok uzun makalelere yer verebilir, tek bir makalesi bile günler boyu ara vererek okunabilirken, dijital mimarlık mecrası uzun zaman aralığında değil, kısa zaman aralığında tüketilir. Basılı süreli yayın iki yüzyıl sonra bile kullanımda olabilirken, diğerinde bu sözkonusu olmaz. Çoğunlukla basılı metin karmaşık ve uzun cümlelere daha tahammüllüdür. Yavaş okunabildiği için kavranma/anlaşılma süresi daha uzundur. Böylesi farklılıkları çoğaltmak ve ayrıntılandırmak olanaklı.

Dijital çağda basılı mecranın ölmediği aşikar. Ancak, dijitale alışanların basım ürününe giderek yabancılaştığı da aynı oranda aşikar. Türkiye gibi zaten basılı mecralara az alışık, basım teknolojisini az kullanmış ve az başvurmuş ve dijital mecralara da hala epey yabancı bir ülkede derginin güncel alımlanışını ortaya koyan gözlemler en hafif deyişle “ilginç” sonuçlar veriyor. Arredamento çalışanları olarak böyle bir küçük seçme yaptık. Çeşitli mesleki ortamlarda dergiyle karşılaşanların tepki, merak ve yorumlarından bir seçmeyi aşağıda sunuyoruz.

“Bu dergi benim ne işime yarayacak?” Tüm yayınların tanımlı ve somut bir işe yarayacağına inanan, gündelik yaşam pratiklerine katkıda bulunmayan hemen her şeyi yadsıyan bir zihin halinin dışavurumu bu. Daha kapsamlı bir yorumla, ülkede her alanda çok yaygın olan bir anti-entellektüalizme işaret ediyor. Mimarlık ortamındaki bu eğilim akademyada genişleyen “over-intellectualism”le de tam karşıt doğrultuda.

“Dergi bana neden gelmiyor?” Bu tepki tüm mimarlık dergilerinin bedava gönderilen promosyon nesneleri olarak görüldüğüne işaret ediyor. Bu bakış açısının bir diğer uzanımı şöyle: “Satıyorsunuz herhalde”. Mimarlar Odası’nın “Mimarlık” dergisini üyelerine bedava göndermesinin acıklı bir sonucu. Oda dergisinin dışında dergi görmemiş ve görmeye de niyet etmeyen geniş mimar grupları var belli ki.

“Nasıl yani, abonelik parayla mı?” Bu da benzer bir yaklaşımla ilişkili. Bir süreli yayını ve kitabı edinmek için hiç para ödememiş dev bir çoğunluğun varlığını haber veriyor. Basılı nesnelere verilen paranın toplum çoğunluğu için anlamsız masraf statüsünde olduğunu gösteriyor. O yüzden Türkiye’de ömrü boyunca tek bir kitap bile okumadığını itiraf eden milyonlarca okuryazar var. Burası okuyup yazmayan okuryazarların ülkesi.

Gerekçesiyse hiç değişmiyor: “Satın alamayacağım, çünkü çok pahalı ve benim gelirim yetersiz”. Bu toplum, yıllık harcamaları içinde kültürel etkinlik ve ürünlere en az oranda pay ayıran toplumlar arasında ön sıralarda yer alıyor.   

“Instagramı var mı?” Derginin bir görseller toplamı olduğunu, dolayısıyla bir paylaşım sitesinde kamuya açılabileceğini düşünen meslek adamları var belli ki. Soruyu soranların ne Instagram’ın ve dijital mecraların, ne de bir mimarlık ve tasarım dergisinin ne olduğunu bilmedikleri söylenebilir.

“Aralarında ne fark var ki?” Bu birkaç mimarlık dergisini yanyana gören birilerinin sorusu. Birbirinden radikal biçimde farklı mimarlık mecralarının farklarının dört ayrı diş macunu arasındaki farklar gibi özetlenivermesi bekleniyor olmalı. Biri beyazlatır, diğeri korur, ötekisi diş etlerine iyi gelir, sonuncusu ağız kokularını giderir.

“Kapakları kime yaptırıyorsanız, arkadaşa tebrikler. Ama, içi o kadar heyecanlı değil”. Bu gözlemi yapana Bülent Erkmen adına teşekkür ediyoruz. Ancak, gözlemcinin dergilerden nasıl bir heyecan beklediğini anlamaktan aciziz. En genelde kapak tasarımıyla dergi içeriği arasındaki içsel ilişkinin bir kavram olarak bile zihinlerde mevcut olmadığı söylenebilir.

“Ben her şeyi internette buluyorum. Dergiyi ne yapayım?” Bu, internetle dergiler arasındaki içerik farklarından habersiz geniş bir çoğunluğun yorumu. İnternette bulunanlarla dergide bulunanların örtüşmediğini anlatmak çoğu zaman zordur.

“Derginizde köşe yazısı yazabilir miyim?” Sosyal medya ile dergi ve dergi ile gazete arasındaki farklardan habersizliği örnekliyor.

“Boş vakitlerimde dergi karıştırırım.” Bu öğrenciler arasında yaygın bir hobi açıklaması. Dergi okumak ile internet sörfü arasında bir fark gözetilmediğini ve genellikle de metin okumaktan kaçınıldığını gösteriyor.

***

Şimdi bu yorum ve değerlendirmeleri aldıktan sonra ilk soru şu: “Sahi, biz bu dergiyi neden yayınlıyoruz?” Bu soruyu yanıtlamayı denemeyeceğim. Moralimi ve keyfimi bozmaya niyetim yok.

İkinci sorumsa şu: “Basılı mecralardan bu denli habersiz bir ortamda dijital mecraları çok daha iyi kullandığını düşünenler ne kadar başarılı olabilir?” Bunun acıklı bir yanıtı var:

Ben lisans düzeyinde tasarım ve mimarlık meselelerine kuramsal giriş yapmaya yönelik derslerimin sınavlarında birkaç yıl boyunca tüm dijital ve basılı mecralara başvurmayı serbest bıraktım. Bilgisayar, telefon, kitap, ders notu vs. her şey sınavlarda özgürce kullanılabildi. Dahası, öğrencilerden başvurdukları kaynaklardan doğrudan aktarmalar da yapabileceklerini, ancak tek bir kaynaktan aktarma yapamayacaklarını, çünkü sorduğum soruların tam yanıtlarının herhangi bir yerde mevcut olmadığını belirttim. Açıkça “çalmak serbestti”. Sadece usturuplu çalmak gerekiyordu! Bu sınav sisteminde amacın, bugünün dünyasında yeni düşünceler üretmek için ezberlemenin değil, kaynak ve mecra kullanmayı ve yorumlamayı öğrenmenin esas olduğu şeklinde açıklanmıştı öğrencilere.

Acıklı sonuç, bir-iki yıllık denemeden sonra yeniden tüm dış erişim olanaklarını kapatan ve ezberde temellenen eski sınav sistemine dönmem oldu. Öğrenciler ilk karşılaştıklarında çok kolay ve verimli olduğunu sandıkları internet imkanlarını kullanmayı büyük ölçüde başaramadılar. Sorduğum soruyu doğrudan arama motoruna yazıp yanıt arayanlar çoğunluğu oluşturdu. Daha da ilginç tavır, derste not tutan bir arkadaşlarının elyazısı notlarını dijital ortamda telefonlara servis etmek oldu. Böyle yaptıklarında internet imkanlarını kullandıklarını sanıyorlardı herhalde. Dijital mecraları ağırlıklı olarak bir tür mesajlaşma ve dedikodu aracı olarak işlevlendiren bir ortamda yetişmişlerdi. Bu bağlamda yapabileceğim acıklı gözlemlerden biri şu: Basılı ya da dijital tüm mecraların bilgiye erişim ve üretim aracı olarak nasıl kullanılabileceklerini öğrenmek gerekiyor. O öğrenme süreçlerinden habersiz, verilere erişim ve işleme bilgisiyle donanmamış olanlar, selülöz karşısında da, bilgisayar arayüzünde de aynı çaresizlik durumunda kalıyorlar. Yanıtların bir yerde hazır olduğuna inanmaya alışmış olanlara mecra farketmiyor. Yanıtın hazır değil, üretilir olduğunu kavrayanlarsa, dijitali de basılı mecraları da aynı işleklikte kullanabiliyorlar.

Dolayısıyla, “Ben her şeyi internette buluyorum. Dergiyi ne yapayım” diyen uyanıklaratek bir sorum var: Hakkaten mi? Belki de derginin ne olduğunu bilmediğiniz gibi, internetin ne olduğundan da haberiniz yoktur.

Uğur Tanyeli